Ana içeriğe atla

Yaşın ilerledikçe değil, kalbin yara aldıkça yaşlanırsın.

 2005 (Saldırıdan iki yıl önce, Malabami köyü)

“Ege, azıcık gülümse, oğlum... Hazal, Resul’un saçını çekme... Ege, Görkem, Hazal, Dilek, Resul... Kim kaldı? Prenses!” Alper etrafına bakarak yüksek sesle “Benim prensesim nerede?” dedi, Elis kapıdan çıkıp babasının yeni aldığı spor ayakkabılarının bağcıklarını bağlamaya çalışırken cevap verdi: “Geliyorum, amca!” Alper Elis’in ayakkabılarla verdiği savaşı kısa bir süre keyifli bir gülümseme eşliğinde izlese de, dayanamayıp yardımına koştu. “Prenses, Yeni tarzın çok güzelmiş” diye gülümserken Elis’in buruşmuş yüzündeki acı çeken ifadeyle karşılaştı:

- Babam hediye aldı, ama galiba bir daha giymeyeceğim. Çok zormuş.

- Karşına çıkan ilk zorlukta pes edersen, yolun sonundaki manzarayı göremezsin, prenses.

Elis amcasının dediklerini anlamamıştı. Alper yüz ifadesinden bunu hissetmiş olacak ki, “Büyüyünce anlarsın” dedi gülümseyerek. Sonra Elis’in elinden tutup meyve bahçesinin önüne götürdü ve uzun uğraşlar sonucu çocukları hizada tutunca fotoğraflarını çekti. Çocukların hepsi “Bakayım bakayım” diye Alper’in üstüne koşarken Elis kenarda durmuş diğerlerinin merakını gidermesini bekliyordu. Alper tüm çocuklara resmi gösterdikten sonra hepsi mutluluktan uçarak resim çektirdiklerini ailelerine haber vermeye gittiler. Köyde ilk fotoğraf makinesini Alper alınca her kes resim çektirmek için sıraya girmişti. Son olarak çocukların da resmini çekip işini tamamlamıştı. Çocuklar gittikten sonra sessizce onu izleyen “prenses”ine baktı. O da nasıl çıktığını merak ediyor, ama sormaya çekiniyor olmalıydı. Eliyle “Gel” işareti yaptıktan sonra Elis yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Resmini görünce göz bebekleri büyüdü, yüzüne güzel bir gülümseme kondu. Bir anda Alper’e dönüp meraklı gözlerle bakarak “Amca, güzel çıkmış mıyım?” diye sordu. “Tabi ki güzel çıkmışsın, prensesim. Sen hep güzelsin. Bak, nasıl da güzel gülmüşsün.” Elis fotoğrafa bakıp yüzünü tekrar amcasına döndü, merakla “Öyle mi?” diye sordu. “Öyle tabi” diye cevap verdi Alper, “inanmazsan seni gıdıklayayım, bakalım gerçekten güzel gülüyor musun?!” Elis bu sözü duyunca kaçması gerektiğini anladı. O neşeli çığlıklar atarak eve doğru koşarken amcası da kükreme sesleri yapıyor, yavaş-yavaş gitse de, Elis’e koşuyormuş gibi hissettiriyordu...

 

Kayra’nın fotoğraf makinesini gördüğü andan itibaren hep o günü düşünüyordu. O gün amcasıyla oyun oynadığı son gün olmuştu. Şimdiyse, o gülüşünden eser yoktu. Kayra fotoğrafını çekmek istediğinde tereddüt etmesinin de, poz verirken gülmemesinin de sebebi bu düşüncelerdi. İçinden gülümsemek gelmiyordu. Sanki 15 yıl önce amcasının çektiği o fotoğrafa hapsolmuştu gülüşü. Geçmiş düşüncelerinden kurtulmaya çalıştı, karşısında ona zarar verme ihtimali olan biri oturuyordu. Aslında, pek zarar verecek gibi durmuyordu, ama “Rubin” çetesi saldırıya geçmeden bir kaç gün önce geldiğinde de aynı Kayra gibi sıcakkanlı davranmıştı, en azından ona karşı. Adamın buraya gelmesindeki amacı öğrenmek için sormaya karar verdi. Az önce verdiği cevap onu tatmin etmemişti. Soruyu bitirdikten sonra birden Lina’yı hatırladı. Sabahtan beri bir şey yememişti. Kayra’yı şüphelendirmeden kardeşine yiyecek götürmek için aklına meyve suyu teklif etmek geldi. Kayra meyve suyu isteyince, içeri girip, adamın gelme ihtimaline karşı kapıyı kilitledi. 3 tane meyve suyu hazırlayıp, birini çabucak hazırladığı ekmek arasıyla birlikte Lina’ya götürdü. Adımlarını sessizce atarak gizli geçide vardı, parolayı yazıp içeri girdi. Lina akıllı kızdı, aynen ablasının tahmin ettiği gibi kapı kapanır-kapanmaz geçide girmişti. Açlıktan guruldayan midesinin yardımına Elis koşmuştu. Sandviç ve meyve suyunu görünce gözleri parlayan Lina doğrudan koşup Elis’e sarıldı. Elis tepsiyi masaya koyduktan sonra sağ elinin şehadet parmağını dudaklarının üzerine bastırarak “Sus” işareti yaptı. Kardeşi başıyla onaylayınca Elis çıkıp kapıyı kapattı, Lina da iştahla yemek yemeğe koyuldu.
Kapının kilidini açtıktan sonra mutfağa gidip meyve sularını alan Elis vakit kaybetmeden dışarı çıktı. Lina’nın güvende olmasının verdiği huzur, yabancı adamın hissettirdiği endişe ve hiç yakasını bırakmayan geçmişin acıları sayesinde karışık duyguları bir anda yaşayan Elis meyve sularını dikkatle taşıyarak masaya koydu, birini Kayra’ya uzatırken elinin titremediğine dikkat etti. Oyun sahasında Kayra’yı gördüğünde titreyen ellerini ona yormuştu, ama şimdi hiç bir şey değişmediği halde sebepsizce ellerinin titremesi düzelmişse, bunun tek bir sebebi olmalıydı: Oyun sahası. Belgin hanımın çabaları sayesinde oyun sahasına olan korkusunu yenmişti, fakat anlaşılan o ki, orada yabancı görmesi korkusunu tekrar tetiklemişti. Düşünmemeye çalışarak Kayra’ya baktı. Elma suyunu içmek için maskesini indirince, tam yüzünü görme şansı bulmuştu. Farkettirmemeye çalışarak incelemeye başladı. Beyaz, soğuk tenliydi, ela  gözlerini yeni farkediyordu. Keskin yüz hatlarına sahip temiz yüzlü biriydi. Siyah kıvırcık saçları biraz onunkilere benziyordu. Maskesini tekrar kapatıp konuşmaya başlarken neden maske taktığına hala anlam verememişti. Elis sakin bir şekilde adamı dinliyordu. Konu onun fotoğrafçı olmasından köye geçince rahatsız olmaya başladı. Sözünü kesmek istemediği için kendini toparlamaya çalışsa da, Kayra sanki bilerek daha derine, daha derine iniyordu. Zihninin derinliklerine doğru koşarak o geceye ulaşmaya çalışıyordu. Sanki karşısında Kayra değil de, geçmişi oturmuştu, ardı-ardına alevli oklar fırlatarak ona acı çektirmeye çalışıyordu. Kalp atışları da nefes almasıyla birlikte hızlanmıştı, gerçek anlamda kalbine ok saplanmış gibi acı çekiyordu. Kayra durumu farkedince konuşmasını yarıda kesip Elis’in yanına koştu. Adamın üzerine gelmesinin onu daha da korkutmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünürken yanıldığını hemen anlayacaktı. Çünkü Kayra çareyi çoktan biliyordu. “Birazdan güneş doğacak, açacak çiçek sana sormadan...” Söylediği şarkının sözleri ayrı, melodisi ayrı güzeldi, Elis’in kalbini okşuyordu. “Birazdan gün başlayacak, saatin çalacak hiç utanmadan...” Kayra’nın sesinin şarkıyla yarattığı ahenk sanki bir kılıca dönüşüp geçmişiyle savaşıyordu. Bir taraftan üstüne gelen alevli okları etkisiz hale getirirken, diğer yandan da dünyayı çiçeklerle kaplıyordu. Kayra devam etti: “Oysa sen bir nehirsin ve nehirler durmaz. Kavuşur bir an önce sevdiğine, asla geç kalmaz. İstesen gelebilirsin, yola çıkmadan olmaz. Sabah olmadan gelsen yine, ellerim sen olmadan ısınmaz.” Kayra şarkıyı bu mısralarla sonlandırırken Elis’in eski haline döndüğünü farkedince rahatladı. İnsanlar bir-birine yaralarından bağlıydı. O yüzden tanıdık yarayı görünce Kayra kısa sürede çaresini bulmuştu. Aralarındaki bağın ismi “Geçmiş”ti. İkisini de yalnız bırakmayan, uykularında bile onları takip eden geçmişleri. Geçmişin, bu anın ve geleceğin acısı en güzel şarkılarla geçerdi. Geçmese de, hafiflerdi. Ve bazı şarkılar insanın içini Elis’in kalbinde olduğu gibi huzurla kaplardı. Bazı şarkılar ve bazı insanlar... Bizi hayata bağlayan en önemli şeylerden ikisi... Her şeye rağmen yaşamamızın nedeni... Elis Lina sayesinde hala hayattaydı. Peki Kayra’yı bu hayata bağlayan kimdi?

Yorumlar