“... Anne, lütfen, yine başlamayalım. Eve dönemem, işlerim var... Geç bitecek, bu ay içinde gelmemin imkanı yok. Tamam... Hoşçakal, anne!” Telefonla konuşurkenki yüz ifadesi aramayı açtığına çoktan pişman olduğunu gösteriyordu. Artık iyirmi sekizinci aramada dayanamayıp telefonu açmıştı belki önemli bir şey vardır diye. Ama yok, yine her zamankı gibi annesi onu dönmeye ikna ediyordu. “Sevdiğin yemekleri yaptım”dan sonra bir süredir “Sana kız buldum”la döndürmeye çalışıyordu oğlunu. Ama Kayra’nın ne yemek umrundaydı, ne kız, ne de annesi. Özellikle de annesi... Zamanlama çok önemlidir, ihtiyacın olan zamanda yanında olmayan insanların gerek olmadığında türlü-türlü bahanelerle senin yanında olmaya çalışması işe yaramaz. En azından Kayra’nın düşüncesi buydu ve annesini görmek istememesinin tek sebebi de buydu. Onun için önemli olan tek şey işiydi, fotoğrafçılık. Geçen yıl “Siena Uluslararası Fotoğraf Ödülleri”nin kazananlarından olmuştu ve bu yıl da kazanmaya kararlıydı. Fotoğrafçılık onun için anları değil, anıları saklamaktan ibaretti ve resimde ne göründüğünden daha çok ne anlaşıldığına önem verirdi. Bu seneki fotoğraf için ne gerekiyorsa, yapacaktı. Gerekirse, günlerce bekleyecek, ya da haftalarca araştırma yapacaktı. Ama bu iş onun şaheseri olmalıydı. Çalışma odasına geçip kapıyı kapattı. Yalnız yaşasa da, kapıları açık bırakmaktan hoşlanmıyordu. Hemen bilgisayarın karşısına geçip araştırma yapmaya başladı. Geçen yıl hayvanlar üzerine araştırma yapmıştı. Şimdiki hedefiyse, kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere gitmekti, terk edilmiş yerleri tercih ederdi. Uzun araştırmalardan sonra 2007 yılından bu yana, 13 yıldır kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği “Odor” köyünü buldu, eski adıyla “Malabami”. Gizemli bir olaydan sonra köyden kimsenin dışarı ayak basmadığı yazıyordu. Bir kaç kez araştırmacılar grup halinde köye gitseler de, Daha köye yaklaşmadan etraflarını saran kötü kokuya dayanamayıp geri dönmüşler, köyün ismi de değiştirilerek “Odor” olmuş. Kayra aradığını bulmuştu, hemen hazırlanıp çıkmak için sabırsızlanıyordu. En yakın tarihli uçak bileti iki gün sonraydı, ama bekleyemezdi. Hemen hazırlanıp arabasına atladı, uçakla 3 saat sürecek yolu arabayla 30 saate gitmesine rağmen erken vardığı için mutluydu. Akşam olduğu için şehre gidip bir otel odasında yer tuttu. Her zamankı gibi sabah alarmını saat sekize kurdu. Eşyalarını yerleştirip yatağına girdi. Odayı bir haftalık tutmuştu, eğer bir aksilik çıkmazsa, iki günde çekimleri tamamlardı, ama her ihtimali düşünmek gerekiyordu. Nasıl bir hikayeyle karşılaşacağının merakıyla uyuyamadı. Bir az dışarı çıkıp hava almak ona iyi gelir diye düşündü. Hava alması ona beklediğinden daha fazlasını kazandıracaktı. Dışarı çıktığında bir adamın bahçede oturduğunu gördü. Yanına gelip selam verdi ve oturmak için izin istedi. Kısa bir süre sonra artık adamın isminin Haki olduğunu ve bu otelin ona babasından miras kaldığını öğrendi. “Ben anlattım, şimdi de sen hikayeni anlat, belli ki buralı değilsin” dedi Haki. Kayra fotoğrafçı olduğunu, buraya da iş için geldiğini söyleyince Haki gururlu bir gülümsemeyle ona baktı, aklında bir yer olup-olmadığını sordu, eğer yoksa ona bu şehri gezdirebileceğini söyledi. Kayra “Teklifin için teşekkür ederim, ama ben buraya Odor köyünün resimlerini çekmek için geldim” deyince Haki’nin gözlerindeki gurur bir anda korkuya dönüştü.
-Seni yolundan alıkoymak istemem, fakat o köye gitmek pek te
doğru bir fikir değil... Yıllar önce o köyde güzel insanlar yaşardı. Şahsen ben
de, sık-sık gidip oradaki oyun sahasında çocuklarla oynardım. Sonra bir gece
köyden sesler gelmeye başladı. Ben duymadım, ama yakınlıktaki köylerden
duyulmuş. Hatta bir kaç kişi “Rubin” çetesini gördüğünü söyledi. Köyde katliam
yaptıklarını düşünüyoruz. O günden sonra hiç kimse köye ayak basmadı,
köydekilerden de dışarı çıkan olmadı. Yan köylerde yaşayanlar da kötü koku
yüzünden başka yerlere taşındılar. “Rubin” çetesi çok acımasızdır, küçük-büyük
farketmezler. Yakut avcıları olarak bilinirler ve onlar için yakuttan daha
değerli hiç bir şey, hiç kimse yoktur. Köyde bir arkeolog çift yaşıyordu,
onların çok değerli yakut bulduklarına dair söylentiler yayılmıştı. Herhalde
onu duyup gelmişlerdir. İstediklerini alıp her kesi öldürüp gitmişler. Ölüleri
de köyün girişindeki dereye taşımış olmalılar ki, koku her tarafa yayılıp
insanları ürkütsün. Bu onların “Bir yakut varsa, o bizimdir. Karşı çıkarsanız,
sonunuz budur” deme şekliydi.
Yorumlar
Yorum Gönder